
”Sizi 45 Yıldır Dinliyoruz, Artık Yeter!…”
22 05 2007Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Bilgi Üniversitesi’nde düzenlenen bir konferansta öğrenciler tarafından protesto edildi.
Konferansın soru-cevap kısmında ayağa kalkan bir öğrenci Demirel’e, “Sizi dedem dinledi, babam dinledi, şimdi de ben dinliyorum. Sizi 45 yıldır dinliyoruz, artık yeter” diyerek tepki gösterdi. Diğer öğrencilerin de “ABD’nin uşağı katil Sülo dışarı” şeklinde sloganlar attığı konferansta Demirel, tüm olanlara rağmen programı terketmedi.
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusü’nde düzenlenen “Ülkemizde ve Dünyada 2007″ konulu konferansa katıldı. Yaklaşık birbuçuk saat konuşan Demirel, konferansın soru-cevap kısmında hiç beklemediği tepkilerle karşılaştı. Ayağa kalkan bir öğrenci Demirel’e, “Sizi dedem dinledi, babam dinledi şimdi de ben dinliyorum. Sizi 45 yıldır dinliyoruz artık yeter” diyerek tepki gösterdi. Bu arada salondaki diğer öğrencilerde arkadaşlarına destek verdi. Öğrenciler, “ABD’nin uşağı katil Sülo dışarı” şeklinde slogan attı. Bir başka öğrenci ise “Demirel burdaysa Kenan Evren de buraya gelsin” diye bağırdı.
Üniversite yöneticilerinin öğrencileri sakinleştirme çabalarına karşılık Süleyman Demirel soğukkanlılığını korudu. Bazı öğrencilerin ise tepki gösteren öğrencilere karşı tepki gösterdiği gözlendi. Tüm olanlara rağmen Demirel salonu terketmeyerek kendisine yöneltilen soruları cevaplıyor.
Zaman
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : haber
Şok… Kurtlar Vadisi Kehanetleri
13 05 2007
Kurtlar Vadisi bolum 93′den enstantaneler: Deli Hikmet’in iki sene oncesinden Cumhurbaskanligi secimi hakkindaki tahmini(!)
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : haber
MUS’AB BİN UMEYR:Aynaların Önünden Ayna Olmaya
13 05 2007A.Ali Ural
Adımlarıyla yangın çıkartan gencin, kömürden pencerelerinin önünden ne zaman geçeceğini merak ediyor Mekkeli kızlar. Asaletin, ince hattıyla resmettiği yüzünü ne zaman çerçeveleyeceğini sokaklarının. Kokusunu taşıyan rüzgârın bölüşülemediği pazarlarda fiyatlar yükselip duruyor hep. Hep alışverişe gitmeye hazırlanıyor Mus’ab. Hep alışverişten dönüyor. Sahip olduklarıyla sahip olmadıklarını satın alıyor hep. Üzerine titreyen zengin bir anne babaya sahip olmak, sahip olduğu şeyleri çoğaltıyor: Kervancılar en iyi kumaşlarını, en güzel kokularını, en nadir yemişlerini onun için taşıyorlar. Hadremut, onun ayaklarına bir çift ayakkabı yapabilmek için onlarca ceylanı çölden koparmaya hazır. Mus’ab’a yalnız ailesi değil kader de cömertliğini esirgemiyor: Güzel bir yüz, biçimli bir beden, gür ve kıvırcık saçlar, zekâ, akıl, hitabet ve bu harikulade harmanı koruyan soyluluk… Aklı, taşlara tanrı rolü verilmesini yadırgıyor. Taşlar yerli yerine oturunca da bir boşluk çıkıyor ortaya; neyle dolduracağını bilmediği. “Görün bana hakikat!”dese de her gün, hakikat komutla ortaya çıkmıyor. O günlerde “arayanlar”ın yolu ise mutlaka Erkam’ın Evi’ne çıkıyor. Zira Mekke’nin bu esrarengiz evi bir mücevher mahfazası gibi saklıyor hakikati.
Kapıyı bir kölenin açması doğal, peki köleyle efendinin birbirlerine sarılıp ağlaşmaları! Eski bir köle Habbab bin el-Eret, yeni bir kul Mus’ab bin Umeyr! Çünkü açılan kapıdan girdi içeriye ve O’na götürüldü. Çünkü O’nun yüzünü gördü ve dudaklarındaki her kelimenin, hakikatin nadide parçaları olduğunu fark etti birden. Mus’ab hayatının en büyük alışverişini işte o gün gerçekleştirdi. Erkam’ın evinden çıkarken her şeyini bıraktı orada. Bütün elbiseleri eskimiş, bütün ayakkabıları delinmiş, bütün yemişleri çürümüştü. Bütün sevgililere sevgilerini, bütün çiçeklere kokularını geri vermişti. Erkam’ın evinden çıkarken yanında yalnız kalbi vardı. Bir bahar temizliğinin ardından Son Peygamber’in kelimeleriyle boyanan kalbi.
Vücutta öyle bir parça vardı ki o değiştiğinde her şey değişirdi. Böyle diyordu Nebî. O değişti. Her şey değişti Mus’ab’ın hayatında. Öncelikleri göz açıp kapayıncaya kadar yerlerini terk ettiler. Hz. Peygamber’in(sas) yanında olma, namaz ve İslâm’a dâvet doldurdu boşalan yerleri. Osman bin Talha onu çarşılarda ararken namazda bulunca dehşetle koştu ailesine. Annesi Hamne’ye, “Oğlun namaz kılıyor!” dedi büyüyen gözlerle. “Demek namaz kılıyor!” dedi anne bir belaya uğramışçasına. Üzerine titrediği, kendi elleriyle giydirip, güzel kokular sürdüğü oğlu namaz kılıyordu ha! Sözle ikna edilemeyince dininden dönmeye, baba evinin mahzenine hapsedildi Mus’ab. Annesinin ve babasının gardiyanlığında günlerce aç susuz kaldı. Habeşistan yolu görünmüştü kapı aralandığında.
İki kez Habeşistan’a hicret etti; zira değişmemişti Mekke. Yumuşamamıştı siyah kayalar. Fakat güvende olmak da neydi Habeşistan’da, Mekke’deyken Peygamber. Sonunda dayanamayıp döndü yurduna. Burada sözü bırakalım Hz. Ali’nin dudaklarına: “Rasûlullah ile oturuyorduk. Bu sırada Mus’ab bin Umeyr geldi. Yamalı bir elbise vardı üzerinde. Bu manzara karşısında gözyaşları hücum etti mübarek gözlerine Rasûlullah’ın ve dilinden şu kelimeler döküldü: ‘Kalbini yüce Allah’ın aydınlattığı şu adama bakın! Anne ve babası en iyi yiyecekleri ve içecekleri sunuyordu ona. O Allah için her şeyi terk etti. Allah ve Rasûlü’nün sevgisidir onu bu hale getiren!’”.
Sevgi insana neler yaptırmaz ki! Bütün dünyayı karşısına almak pahasına “Seni kendi nefsimizden üstün tutacağız!” dedirtir insana. İlk Akabe Bîatı’nda Medine’den gelen on iki kişinin bağlılık yeminlerinin ilk cümlesidir bu. Bu bir avuç müslüman, inançlarını kesin sözlerle mühürledikten sonra “Ensar” yani “Yardımcılar” olma şerefini elde etmişler, bununla beraber İslâm’ı öğretecek bir “Yardımcı” daha istemişlerdir Son Peygamber’den. İşte Allah’ın Elçisi’nin gönderdiği elçidir Mus’ab bin Umeyr. Elçiler gönderildiği makamı temsil ederler. Mus’ab, güleryüzü, nezaketi, tatlı dili ve güzel ahlâkıyla efendisini temsil etmeye gider Medine’ye. Es’ad bin Zürâre’nin evini bir Kur’an okuluna dönüştürür. Medinelilere tebessümüyle tatlandırarak anlatır İslâm’ı. Namaz kılacakları zaman imamları, ihtilaf ettikleri zaman hakemleri olur. Hz. Peygamber’in izniyle İslâm tarihinin ilk Cuma namazını kıldırır Sa’d bin Hayseme’nin evinde. Ve sonunda Medine’nin bütün evleri tek tek aydınlanmaya başlar. Bu durumdan endişelenenler de vardır; değişimle birlikte toplum içindeki yerlerini kaybedeceklerini düşünenler… Kabile reislerinden Useyd bin Hudayr da onlardandır. Mızrağıyla dalar Mus’ab’ın hitap ettiği topluluğun içine ve gürler: “Buraya zayıf akıllıları aldatmak için mi geldiniz! Canınızdan olmak istemiyorsanız terk edin burayı!” Mus’ab savrulan tehdidi güler yüzüyle savuşturmuş, “Biraz soluklanıp sözüme kulak verir misiniz? Hoşunuza gitmezse söylenenler, derhal ayrılırız yanınızdan,” diyerek İslâm’ın ne anlama geldiğini tatlı tatlı anlatmış, Kur’ân’dan âyetler okumuştur. Useyd mızrağını yere saplamış ve “Ne güzel! Ne güzel!”diye haykırmıştır birden. Sonra sormuştur heyecanla Mus’ab’a: “Bu dine nasıl girilir!”
Mus’ab yalnız bu dine nasıl girileceğini değil, bu dinin nasıl yaşanacağını da göstermiştir insanlara. İkinci Akabe Bîatı’na Medine’den katılan ve Son Peygamber’in “Kanınız kanımdır… Affınız affımdır… Ben sizdenim, siz benden!” sözleriyle onurlanan yetmiş beş kişinin başındadır o. Medine’yi efendisinin teşrifine hazırlayandır o, Bedir’de sancağını yükselten… Ve nihayet Uhud’ta bir kez daha taşıma şerefi bahşedilen mübarek sancağı. Son Peygamber sanılarak önce sağ kolu kesilen, sancağı sol eline alınca sol koluna kılıç indirilen. İki kesik kolla sancağı göğsüne bastırıp “Muhammed ancak rasûldür. Ondan evvel daha nice peygamberler geçmiştir” âyetini okuyarak Hz. Peygamber’e siper olmaya devam eden. Sonunda İbn Kâmia’nın mızrağıyla şehadet makamına yükselen… Son Peygamber’in şehit olduğundan habersiz “İleri ey Mus’ab! İleri!” diye bağırdığı arkasından. Mus’ab suretinde sancağı taşıyan meleğin, “Ben Mus’ab değilim!” dediği an. İşte o an!
Nebî’nin yine gözlerinin dolduğunu görüyor Hz. Ali. Ahzab Sûresi’nden okuduğu âyetlere kulak kesiliyor, nâşının başucunda: “Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, onlar Allah’a verdikleri sözde sadakat gösterdiler. Onlardan bazıları şehit oluncaya kadar çarpışacağına dair yaptığı adağını yerine getirdi. Kimisi de şehit olmayı bekliyor. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.”
Ve işte o an. Şehidin defnedilme ânı. Bir zamanlar Mekke’nin en zengin ve yakışıklı delikanlısı olan Mus’ab’ın üzerini örtecek kefen bulunamıyor. Başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyor. Ve ıslak gözlerle hırkanın baş tarafa çekilmesine, ayakların otlarla örtülmesine işaret ediyor Son Peygamber. Son Peygamber Mus’ab’ı işaret ediyor!
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Siyer
HZ. PEYGAMBER’İN İSİM VE SIFATLARI
13 05 2007 ![]() |
Prof.Dr. Emine Yeniterzi
Bütünüyle dinî kültürle içice olan klasik edebiyatımızda mevlid, sîre, hilye, mi’râc-nâme, Hicretü’n Nebi, şefâatnâme, kırk hadis, yüz hadis gibi Hz. Peygamber’le ilgili zengin türlerden biri de “Esmâ-i Nebî”dir. Cenâb-ı Hâkk’ın isimlerinin topluca verildiği Esmâ-i Hüsnâ tarzındaki manzumelere benzer şekilde; hem Allah’ın, hem de bütün müslümanların ortak sevgilisi olan Hz. Peygamber’in dînî kültürde yer alan isimlerinin manzum veya mensur, müstakil eserler halinde toplanılması da bir gelenek olmuştur.
İnancın yanında, bizzat Hz. Peygamber’in bir hadisi, şâirleri Esmâ-i Nebî konusunda yazmaya teşvik etmiştir. Bir hadiste; Hz. Peygamber’in isim ve sıfatlarını yazan, okuyan ve asan kimsenin evine belâ, hastalık, dert, illet, göz değmesi, haset, büyü, yangın ve yıkıntı gibi şeylerin yaklaşmayacağı gibi; ismi şeriflerinin orada bulunduğu sürece ev halkına fakirlik, zehirlenmek, gam gibi sıkıntıların da gelmeyeceği belirtilir. Bu hadis dolayısiyle Hilye-i Şerifler yanında Esmâ-i Nebî levhaları da asırlarca müslüman evlerinin birer süsü olmuştur.
Hz. Peygamber’in; Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde belirtilen isimleri ile İslâmî kültürde yer alan isim, sıfat, künye ve lakapları pek çok mensur esere konu olmuştur. Bu eserlerden en çok şöhret bulanı Süleyman Cezûlî’ye aittir. Hz. Peygamber’in iki yüz bir ismini ele alarak açıklayan bu eseri on altıncı asırda Kara Dâvud İzmitî Türkçe olarak şerhetmiştir. ‘Tevfiku Muvakkıfu’l-Hayrat Li-Neyli’l-Berekât Fî-Hidmeti Menbai’s-Saâdet(7)” adlı şerh halk arasında kısaca Delâil-i Hayrat Şerhi veya Kara Davut adıyla bilinir. Burada Hz. Peygamber’in en meşhur iki yüz bir adının verilmesine mukabil, bazı eserlerde O’nun bin veya iki bin yirmi ismi olduğu görüşleri de mevcuttur. Zîrâ; isimlerin çokluğu ismi alan kişinin şerefine işaret eder düşüncesiyle, Hz. Peygamber’de mevcut olan bütün sıfatlardan O’nu medheder mâhiyette isimler türetilmiştir.
Yüce Peygamber’in bu türden ve sayısı bini geçen isimlerinin bir kısmı Kur’ân-ı Kerîm’de, hadislerde, kendisinden önce gelen mukaddes kitap ve sayfalarda belirtilmiş; bir kısmı Esmâ-i Hüsnâ veya diğer peygamberlerin isimleriyle ortak olmuş, diğerleri de dînî ve edebî kültürümüzde yalnızca O’na has özel adlar olarak kullanılmıştır. Buna göre Hz. Peygamber’in isimlerini aşağıdaki tasnif içinde değerlendirmek mümkündür:

1. Kur’ân-ı Kerîm’deki İsimleri: Ahmed, Emin, Beşîr, Burhan, Hâtem, Dâî, Rauf, Rahim, Resûlu’r-Rahme, Sirâc, Münîr, Sırât-ı Müstakim, Tâ-Hâ, Yâ-Sîn, Hâ-Mîm, Abd, Urvetü’l-Vüskâ, Kademü’s-Sıdk, Muhammed, Müddesir, Müzzemmil, Mustafâ, Müctebâ, Nebiyyü’l-Ümmî, Nezîr, Ni’metullâh, Hâdî.
2. Diğer kitap ve Sayfalardaki İsimleri: İncil’de; Ahmed, Baraklit, (veya Faraklit), Hanbatâ, Rûhu’1-Hâk, Rûhu’1-Kuds, Sâhîbü’l-Kâdîb, Sâhîbü’n-Naleyn. Tevrat’ta; Ahyed, Bidbid, Dahûk, Mütevekkil, Muhtar. Zebur’da; İklîl, Cebbar, Hamyâtâ, Hâthât, Kayyim, Mukîmü’s-Sünne. Diğer peygamberlere indirilen suhufta; Ehûnâh, Tâbtâb, Müşeffih, Ecîr, Hâtem, Mâzmâz, Munhaminnâ’.
3. Hadislerde Belirtilen İsimleri: Ahmed, Ahyed, Emîn, İmâmü’l Muttakîn, Haşir, Habîbullâh, Râkibül-Burak, Resulü’r-Rahme, Resûlü’r-Râhe, Resûlü’l-Melâhim, Seyyidü’l-Mürselîn, Seyyid-i Veled-i Âdem, Sabık, Şeff, Şâfı’, Müşeffa’, Sâhîbü’l-Hâtem, Tâ-Hâ, Zahir, Âkıb, Abdullah, Kâidü’l Gurri’I-Muhaccelîn, Kuşem, Mâhî, Muhammed, Müddessir, Müzzemmil, Muktefî, Mukaffa, Nebiyyü’t-Tevbe, Nebiyyü’r-Rahme, Nebiyyü’l-Melhame, Yâ-Sîn.
4. Esmâ-i Hüsnâ ile Ortak Olan isimleri: Evvel, Âhir, Cebbar, Hâmid, Hamîd, Hâk, Habîr, Ra’ûf, Rahim, Şâhid, Şehîd, Şekûr, Sâdık, Azız, Azîm, Afüvv, Alîm, Fettâh, Kuddûs, Kavı, Zû-Kuvve, Kerim, Ekrem, Mübeşşir, Mübîn, Mahmûd, Mü’min, Müheymin, Nûr, Velî, Mevlâ, Hâdî, Yâ-Sîn.
5. Hz. Peygamber’in Diğer Peygamber ve Din Büyükleriyle Ortak Olan İsimleri: Yüce Peygamber’in Ahmed, Muhammed, Âkıb, Haşir, Mukaffa, Nebiyyü’l-Melhame gibi isimleri yalnızca kendisine hastır. Ancak Rasûlu’llâh, Nebiyyu’llâh, Abdullah, Şâhid, Mübeşşir, Nezîr, Nebiyyü’r-Rahme, Nebiyyü’t-Tevbe gibi isimleri diğer peygamberlere de verilmiştir. Bu arada Hz. Âdem’in Safıyyu’Ilâh, Hz. İbrahim’in Halîlu’llâh, Hz. Musa’nın Kelîmu’llâh, Hz. îsâ’nın Rûhu’l-Kuds, Hz. Alî’nin Murtezâ ve Müctebâ, İmâm Gazzâli’nin Hüccetü’l-İslâm isimleri aynı zamanda Hz. Peygamber’in de ismidir.
6. Yalnızca Hz. Peygamber için Kullanılan Tâbirler: Dînî ve edebî metinlerde geçen Fahr-i Kâinat, Fahr-i Âdem, Mefhar-ı Âlem, Ebü’l-Mü’minîn, Hayru’l-Mürselin, Kân-ı Şefaat, Mahbûb-ı Hâk, Muîn-i Beşer, Resûlü’s-Sakaleyn, Seyyidü’s-Sâdât, Seyyidü’l-Mürselîn, Sultânı Enbiyâ gibi terkipler doğrudan Hz. Peygamber’e işaret eden tâbirlerdir. Bu sebeple kültürümüzde ve edebiyatımızda Yüce Peygamber için kullanılan bu tâbirlerin, sıfat mânâsı dikkate alınmadan birer özel isim olarak telakki edilmeleri ve imlâda da büyük harflerle yazılmasının daha doğru olacağı kanaatindeyiz.
7. Hz. Peygamber’in Edebî Mâhiyetteki İsimleri: Edebî metinlerde, özellikle na’tlarda Hz. Peygamber için sultan, ay, güneş, deniz, inci, gül, bülbül, servi, çerâğ, tabîb gibi motifler ele alınırken; bu teşbih ve istiarelere bağlı terkipler çoğu zaman birer isim olarak kullanılmıştır. Bunlardan bazıları: Meh-i Burc-i Fezâyil, Bedr-i Dücâ, Mâh-ı Münîr, Sadr-ı Bedr-i Kâinat, Âyîne-i Ezel, Mir’ât-ı Huda, Cevheri Zât, Dürre-i Beyzâ, Dürr-i Yetîm, Şems-i Kevneyn, Şems-i Sübhân, Âfitâb-ı Evc-i Dîn, Neyyir-i A’zam, Sehâb-ı Rahmet, Tabîb-i Marîz-i İsyân, Menba-ı Âb-ı Hayât, Nizâmü’l-Âlemîn, Rûh-i-A’zam, Ser-Çeşme-i Kerem, Serv-i Bostanı Dîn, Şâhenşâh-ı Asfiyâ, Ukde-Güşâ gibi.
8. Hz. Peygamber’in İsimleriyle İlgili Bütün Bu Tasniflerin Dışında: O’nun değişik zaman, mekân ve topluluklara göre aldığı adlar da ayrı bir kategori teşkil eder. Buna göre Hz. Peygamber’e; Ahmed isminin dünyaya gelmeden önce, Muhammed‘in hayatta iken, Mahmûd adının da kendisinden sonra verildiği konu edilir.
Ayrıca Ka’bu’l-Ahbâr’dan nakledilen bilgilere göre Hz. Peygamber: “ehl-i cennet meyânında ABDÜ’L-KERÎM, ehli berzah indinde ABDÜ’L-CEBBÂR, melâike-i arş lisânında ABDÜ’L-HAMÎD, şâir fıriştegân beyninde ABDÜ’L-MECÎD, peygamberân arasında ABDÜ’L-VEHHÂB, cinniyân içinde ABDÜ’R-RAHİM, şeyâtînde ABDÜ’L-KAHHÂR, cibâlde AB-DÜ’L-HALLÂK, bahrde ABDÜ’L-KÂDÎR, balıklarda ABDÜ’L-KUDDÛS, haşerâtta ABDÜ’L-MUGÎS, vahşilerde ABDÜ’R-REZZÂK, sibâ yani yırtıcı hayvanlarda ABDÜ’S-SELÂM, dört ayaklı hayvanlar indinde ABDÜ’L-MÜ’MİN, kuşlar indinde ABDÜ’L-GAFFAR” isimleriyle bilinmektedir.
Buraya kadar görülebileceği gibi Hz. Peygamber’in gerek edebî, gerek dînî; O’nun her yönden maddî ve manevî üstünlüğünü, örnek oluşunu, Hâkk’ın ve Müslümanların sevgisini ifâde eden yüzlerce ismi vardır. Bu isim ve sıfatlar ile mâhiyetleri konusunu ele alan mensur eserler yanında, edebiyatımızda yalnızca bu konu üzerinde yazılmış müstakil manzumeler de vardır.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Hz Muhammed (sav), Siyer
Hz. Peygamber’in Son Günleri, Hastalığı ve Vefatı
13 05 2007Dr. Casim Avcı
Rasûl-i Ekrem Vedâ Haccı’ndan Medine’ye döndükten sonra sağlığı bozuldu. Rahatsızlandığı günler içinde Uhud şehitlerini ziyaret edip cenaze namazı kıldı. Yine bir gece evinden çıkarak Cennetü’l-bakī‘ mezarlığına gitti ve orada yatanlara Allah’tan mağfiret dileyip evine döndü. Aynı günlerde Yemen’de Mezhic kabilesine mensup Esved el-Ansî peygamberlik iddiasıyla ortaya çıktı. Kabilesinden topladığı 600 kadar süvari kuvvetiyle San‘a üzerine yürüyen Esved, kendisine karşı çıkan buranın ilk müslüman valisi Bâzân’ın yerine tayin edilen oğlu Şehr’i öldürdü ve karısı Âzâd’la zorla evlenip bölgeye hâkim oldu. Hz. Peygamber bölgenin valileri ile ileri gelenlerine onun ortadan kaldırılması için mektup gönderdi. Sonunda Esved, Âzâd’ın yardımıyla öldürüldü (8 Rebîülevvel 11/3 Haziran 632). Öte yandan Medine’ye bir heyet gönderen Benî Hanîfe’ye mensup Müseylimetülkezzâb, heyetin Yemâme’ye dönüşünde irtidad ederek peygamberlik iddia etmeye başladı. Rasûlullah bir mektup göndererek onu yeniden İslâm’a davet etti. Müseylime yazdığı cevabî mektupta Rasûlullah’a ortaklık teklif etti ve yeryüzünün yarısının kendisine yarısının da Kureyş’e ait olduğu iddiasında bulundu. Rasûl-i Ekrem cevabında yeryüzünün Allah’a ait olduğunu, ona kullarından dilediğini vâris kılacağını bildirdi. Müseylime Hz. Ebû Bekir’in halifeliği döneminde ortadan kaldırıldı.
Hicretin 11. yılı Safer ayının sonlarında (Mayıs 632) Hz. Peygamber, Mûte Savaşı’nın yapıldığı Bizans topraklarına Üsâme b. Zeyd kumandasında bir ordu göndermeye karar verdi. Hazırlanan ordu Medine’nin dışında Cürüf mevkiinde karargâh kurdu. Bu sırada Rasûlullah’ın hastalığı ağırlaşınca Üsâme harekete geçmeyip beklemeyi tercih etti.
Rasûl-i Ekrem bu arada zaman zaman şiddetlenen baş ağrısı ve yüksek ateşten mustaripti. Hastalığı sırasında yakınlarının yardımıyla Mescid-i Nebevî’ye gelip namaz kıldırıyordu. Bir gün minbere çıkıp “Allah kulunu dünya ile kendisine kavuşmak arasında muhayyer kıldı ve kulu da ona kavuşmayı tercih etti” buyurdu. Söz konusu kulun Hz. Peygamber olduğunu anlamakta gecikmeyen Hz. Ebû Bekir “Anamız babamız sana feda olsun yâ Rasûlallah!” diyerek ağlamaya başladı. Hz. Peygamber onu teskin etti ve kendisinden memnun olduğunu söyledi. Ardından ensar ve muhacirlerin karşılıklı fedakarlıklarına ve faziletlerini hatırlatarak birlikte hareket etmeleri konusunda nasihatte bulundu. Daha sonra kimin kendisine hakkı geçmişse gelip almasını istedi. Kul hakkı konusunda hassas davranılması, borçların zamanında ödenmesi ve tarihte bazı örnekleri görüldüğü gibi kabrinin tapınak haline getirilmemesine dair uyarılarda bulundu.
Hz. Peygamber’in kızı Fâtıma ve halası Safiyye’ye yaptığı şu vasiyet de dikkat çekicidir. “Allah katında değer taşıyan güzel işler yapınız. Yoksa helal haram konularında Allah’ın sorgusundan ben sizi kurtaramam”.
Rasûlullah’ın müslümanlara son vasiyetlerinden biri de sorumlulukları altındaki insanlara iyi davranmaları, âhirette Allah huzurunda hesaba çekilecekleri bilinciyle gerekli hazırlığa özen göstermeleri ve yabancı elçilerin güzel bir şekilde ağırlanıp hediyeler verilmesi gibi husuları içermektedir.
Son günlerini Hz. Âişe’nin yanında geçiren Hz. Peygamber vefatına üç gün kala hastalığı ağırlaşınca namazları Hz. Ebû Bekir’in kıldırmasını emretti. Kendisini iyi hissettiği bir sırada Hz. Ali ve Fazl b. Abbas’ın yardımıyla mescide gitti; halka namaz kıldırmakta olan Ebû Bekir geri çekilip mihrabı kendisine bırakmak isteyince devam etmesi için işarette bulundu ve yanında namaza durdu. Vefat ettiği günün sabah namazından sonra Ebû Bekir kendisini ziyaret etti ve hastalığının hafiflediğini görünce izin isteyip evine gitti. Fakat Hz. Peygamber’in durumu birden ağırlaştı. Hz. Âişe’nin söylediğine göre Rasûlullah vefat etmeden önce hafif bir sesle “Lâ ilâhe illallah, ruh teslimi ne zor şeymiş!” dedi ve onun kolları arasında “Maa’r-refîki’l-a‘lâ” (en yüce dosta) sözüyle ruhunu teslim etti (13 Rebîülevvel 11/8 Haziran 632 Pazartesi).
Hz. Peygamber’in vefatı bütün müslümanları derinden üzdü, hatta münafıkların sevindiğini hisseden Hz. Ömer gibi bazı sahâbîler şaşkınlık içinde onun ölmediğini söylüyordu. Durumdan haberdar olan Hz. Ebû Bekir doğruca Peygamberimizin naaşının başına geldi, yüzündeki örtüyü kaldırıp öptü ve “Anam babam sana fedâ olsun ey Allah’ın elçisi! Sağlığında güzeldin, ölümünde de güzelsin” dedi. Ardından mescide giderek şunları söyledi: “Ey insanlar! Muhammed’e tapan biri varsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki, O ölümsüzdür. (İbn Hişâm, II, 655-656). Sonra da şu âyeti okudu: “Muhammed sadece bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. O ölür veya öldürülürse gerisin geriye mi döneceksiniz? Şunu da bilin ki geriye dönecek kimse Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah takdirine rıza gösterenlerin mükâfatını verir” (Âl-i İmrân 3/144). Rasûlullah’ın cenazesi amcası Abbas’ın oğulları Fazl ve Kusem ile Üsâme b. Zeyd’in yardımıyla Hz. Ali tarafından salı günü yıkandı ve bulunduğu odada muhafaza edildi. Cenaze namazı cemaatle kılınmadı; önce erkekler, ardından kadınlar, daha sonra çocuklar cenazenin bulunduğu yere sığabilecek gruplar halinde girip tek başlarına kıldılar. Naaşı, Hz. Ebû Bekir’in Resûlullah’tan naklettiği bir hadise dayanılarak vefat ettiği yerde kazılan mezara Hz. Ali, Fazl, Kusem ve Üsâme tarafından indirildi.
Sade bir hayat yaşayan, elde ettiği maddî imkânları Allah yolunda harcayan Resûl i Ekrem’den geriye son derece mütevazi bir miras kalmıştır. Zira kendisi “Biz peygamberler zümresi miras bırakmayız. Bizim geride bıraktığımız her türlü servet sadakadır” buyurmuştur (İbn Sa‘d, II, s. 314; Buhârî, “Humus”, 1). Vefatında mülkiyetinde beyaz bir katır, silâhları ve bir miktar arazisi vardı. Arazilerinin gelirinin ailesi için harcanmasını ve kalanının devlet hazinesine devredilmesini emretmişti. Ölümünden kısa bir süre önce bununla Allah’ın huzuruna çıkmaktan hayâ edeceğini söyleyerek elinde kalan 7 dirhemin fakirlere dağıtılmasını istedi. Kendisine ait bir zırh da borcu karşılığında bir yahudinin elinde rehin olarak bulunuyordu.
Hz. Peygamber’in mânevî mirası ise gerek ümmeti ve gerekse bütün insanlık için son derece büyük ve değerlidir. O, Veda hutbesinde de belirttiği üzere Kur’an ve Sünnet’i en değerli miras olarak bırakmış, bu iki temel kaynak etrafında şekillenen İslâm dini ve medeniyeti asırlar boyunca geniş bir coğrafyada etkisini hissettirerek insanlık tarihindeki yerini almıştır.
BİBLİYOGRAFYA
Algül, Hüseyin, Alemlere Rahmet Hazreti Muhammed, Ankara 1994.
Apaydın, Mehmet, Resûlullah’ın Günlüğü, İstanbul 1995;
Belâzürî, Ensâbü’l-eşrâf (nşr. Muhammed Hamidullah), I, Kahire 1959.
Caetani, L., İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Câhid), I-X, İstanbul 1924-1927.
Erul, Bünyamin, “Hz. Peygamber’in Risalet Öncesi Hayatına Farklı Bir Yaklaşım”, Diyanet İlmî Dergi Özel sayı, Ankara 2000, s. 33-66;
Fayda, Mustafa, “Muhammed -Hayatı-”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXX, 408-423.
Fayda, Mustafa, Halid bin Velid, İstanbul 1992, 99-239.
Fayda, Mustafa, İslâmiyetin Güney Arabistan’a Yayılışı, Ankara 1982.
Hamîdullah, Muhammed, el-Vesâiku’s-Siyâsiyye (trc. Vecdi Akyüz ), İstanbul l997.
Hamîdullah, Muhammed, İslâm Peygamberi (trc. Salih Tuğ), I-II, İstanbul 1424/2003.
Hamîdullah, Muhammed, İslâm’ın Doğuşu (trc. Murat Çiftkaya ), İstanbul 2002.
İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye (nşr. Mustafa es-Sekâ v. Dğr.), I-IV, 1375/1955.
İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ (nşr. İhsan Abbas), I-IX, Beyrut 1388/1968.
Kettânî, M. Abdülhay, Hz. Peygamber’in Yönetimi: et-Terâtîbü’l-idâriyye (trc. Ahmet Özel), I-II, İstanbul 2003.
Köksal, M. Âsım, İslâm Tarihi, I-XVIII, İstanbul 1987.
Küçükaşcı; Mustafa S., Cahiliye’den Emevîlerin Sonuna Kadar Haremeyn, İstanbul 2003.
Küçükaşçı, Mustafa S.- Nebi Bozkurt, “Mekke –Tarih-”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXVIII, 555-563.
Lings, Martin, Hz. Muhammed’in Hayatı (trc. Nazife Şişman ), İstanbul 1998.
Mahmudov, Elşad, Sebep ve Sonuçları Açısından Hz. Peygamber’in Savaşları (basılmamış doktora tezi, 2005), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Önkal, Ahmet, Resûlullah’ın İslâm’a Davet Metodu, Konya 1987.
Özdemir, Serdar, Hz. Peygamberin Seriyyeleri, İstanbul 2001;
Özel, Ahmet, “Muhammed –Siyasi ve Askeri Kişiliği-”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXX, 431-439.
Sarıçam, İbrahim, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, Ankara 2003;
Son Peygamber Hz. Muhammed: Hayatı, Şahsiyeti, İslâm Dini ve Kültüründeki Yeri (Editör: Casim Avcı), İstanbul 2007.
Şulul, Kasım, Hz. Peygamber Devri Kronolojisi, İstanbul 2003.
Taberî, Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl İbrahim), I-XI, Kahire 1960-1970.
Taberî, Tefsîr (Câmi‘u’l-beyân), I-XXX, Bulak 1323-1329.
Uyar, Gülgün, Hz. Muhammed’in Risâlet Öncesi Hayatına Dair Bazı Rivâyet Farklarının Tesbiti, M. Ü. Sosyal Bililmler Ens. Basılmamış yüksk lisans tezi, İstanbul 1993;
Vâkıdî, Kitâbü’l-Meğâzî (nşr. M. Jones), I-III, Beyrut 1404/1984.
Watt, W. Montgomery, Hz. Muhammed Mekke’de (trc. M. Rami Ayas-Azmi Yüksel), Ankara 1986.
Watt, W. Montgomery, Muhammad at Madina, Oxford 1988.
Yardım, Ali, Peygamberimiz’in Şemâili, İstanbul 1997.
Yeniçeri, Celal, Hz. Muhammed ve Yaşadığı Hayat: Peygamber, Devlet Başkanı, Aile Reisi, İstanbul 2000.
Zebîdî, Ahmed, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi (trc. Ahmed Naim-Kâmil Miras), I-XII, Ankara 1970.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Siyer
Veda Haccı ve Veda Hutbesi
13 05 2007Dr. Casim Avcı
Veda Haccı ve Veda Hutbesi. Resûl-i Ekrem’in ramazan aylarında her gece Cebrâil ile buluştuğu ve o zamana kadar nâzil olan âyetleri okuduğu bilinmektedir. Hicretin 10. yılı Ramazan ayında ise (Aralık 631) Cebrâil kendisine Kur’ân-ı Kerîm’i iki defa tilâvet ettirdi. Resûlullah bunu ecelinin yaklaştığına işaret olarak gördü ve bu hususu kızı Fâtıma ile de paylaştı. Diğer taraftan her yıl ramazan ayında on gün itikâfa giren Resûlullah hayatının bu son ramazan ayında yirmi gün itikâfta kaldı.
Aynı yıl (10/632) Rasûlullah hacca gitmek için hazırlığa başladı ve bütün müslümanların katılmasını istedi. 26 Zilkâde 10 (23 Şubat 632) tarihinde yanında hanımları ve kızı Fâtıma da olduğu halde, muhâcirler, ensâr ve Medine’ye gelen kabilelerden oluşan müslümanlarla birlikte yola çıktı. Zülhuleyfe’de ihrama girdi. Yolda kendisine katılanlarla birlikte 4 Zilhicce’de Kasvâ (Kusvâ) adlı devesinin üzerinde olduğu halde Mekke’ye ulaştı; umre yaptıktan sonra Ebtah mevkiinde kendisi için kurulan çadırda kaldı. 8 Zilhicce Perşembe günü Mekke’den ayrılıp Mîna’ya gitti ve orada geceledi; 9 Zilhicce Cuma günü güneş doğduktan sonra, Müzdelife yoluyla Arafat’a hareket etti ve kendisi için Nemire’de kurulmasını emrettiği çadıra yerleşti. Öğle üzeri Arafat vadisinde sayıları 120.000’i aşan ashabına Vedâ Hutbesi diye anılan konuşmasını yaptı.
Hz. Peygamber konuşmasında Allah’a hamd ü senâdan sonra bütün insanların Allah’ın kulu olup aynı anne-babadan türediklerini hatırlattı; ırk, renk, dil ve sınıf farkı gözetilmeksizin bütün insanların eşit olduğunu, Allah katında üstünlük ölçüsünün “takvâ” olduğunu belirtti. Genellikle insan hakları üzerinde duran Rasûlullah can, mal ve ırz güvenliğine vurgu yaparak kul hakkı konusunda dikkatli davranılmasını, zulümden ve haram lokmadan kaçınılmasını, emanete riayet edilmesini, eşler arasında karşılıklı hak, görev ve sorumlulukların gözetilmesini istedi. Bütün müslümanların kardeş olduğunu ifade ederek birlik ve beraberliğin önemine dikkat çekti. Kur’an ve Sünnet’in vazgeçilmez hidayet kaynağı olduğunu belirten Resûl-i Ekrem namaz, oruç, zekât ve hac gibi dinî ibadetlerin yerine getirilmesi ve ahlâk kurallarına uyulması konusunda hassasiyet gösterilmesini istedi. Hz. Peygamber Câhiliye dönemine ait bazı anlayış ve geleneklere de işaret ederek ribânın ve kan davasının yasaklandığını, hacılara su temini vazifesi (sikâye) ile Kâbe’nin perdedarlığı ve anahtarlarının muhafazası (sidâne) dışında kalan, başta nesî (ayların yerlerini değiştirmek) olmak üzere Mekke ve hac idaresine dair Câhiliye çağı kurumlarını ve uygulamalarını kaldırdığını ilân etti. Kendisini dinleyen ashabına sık sık “Tebliğ ettim mi?” diye sorup söylediklerini tasdik ettiren Hz. Peygamber, “Şâhid ol yâ Rab! Şâhid ol yâ Rab!” diyerek konuşmasını tamamladı. Hz. Peygamber Arafat’tan ayrılmadan önce nâzil olan âyette de dinin kemâle erip tamamlandığı ve Hakk’ın rızasına uygun dinin İslâm olduğu açıkça zikredilmektedir: “Bugün size dininizi kemâle erdirip nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim” (el-Mâide 5/3).
Rasûlullah devesinin terkisinde Üsâme b. Zeyd olduğu halde Arafat’tan indi. Muzdelife’ye ulaştığında akşam ve yatsı namazlarını burada kıldı. Sabah namazını da burada eda ettikten sonra Cemretü’l-Akabe’ye vardı ve her defasında tekbir getirerek yedi taş attı (şeytan taşlama). Oradan Mina’ya geçti ve burada da ashâbına bir konuşma yaptıktan sonra kurbanını kesti. Sonra traş olup ihramdan çıktı ve Kâbe’ye gelerek tavaf etti. Tekrar Mina’ya dönüp Cemreleri (şeytan taşlamayı) tamamladı. Ertesi gün Mekke’ye döndü ve güneş doğmadan önce veda tavafını yaptı. Bayramın beşinci günü Hz. Peygamber’in müsadesiyle Mekke ve Medine dışından gelen hacılar memleketlerine gitmek üzere ayrıldı. Ardından Rasûlullah, muhâcirler ve ensarla birlikte hac vazifesini ifa etmiş, aynı zamanda bu ibadetin nasıl yapılacağını müslümanlara öğretmiş olarak Medine’ye döndü.
Hz. Peygamber’in Arafat’ta yaptığı konuşmada, “Bu yıldan sonra sizinle burada belki de bir daha buluşamayacağım” buyurması ve bir süre sonra da vefat etmesi dolayısıyla onun bu haccına “Vedâ Haccı”, hutbeye de “Vedâ Hutbesi” denilmiştir. Esasen Hz. Peygamber’in bu hac sırasında çeşitli yer ve zamanlarda birden fazla konuşma yaptığını da belirtmek gerekir.
Yorumlar : » yorum bırak;
Kategoriler : Siyer


Son Yorumlar